Eğitimimin bir dönemini İsveç’te geçirmek için Erasmus öğrenci değişim programına başvurdum bu sabah, online olarak.Belgeyi elden teslim ettiğimde başvuru onaylanmış olacak.Eğer yeterli koşulları sağlıyorsam ingilizce sınavına girmeye hak kazanacağım.Bakalım neler olacak?
Yaşamım garip bir döngüye girdi.bir buçuk iki sene boyunca bir türlü sabah kalkıp gece yatamayan bir insan olma yolunda ilerliyordum.Neden sabahları uyanamıyorum, neden akşam uyuyamıyorum diye kendime dert edip duruyordum.Geçen sene doktora göründüm ve bana uyumama yardımcı olsun cedrina diye bir anti-depresan tavsiye etti.(ÖNEMLİ NOT:Uykusuzluk çeken insanlar,bu sorunun çözümü için doktora gitsinler burada yazan ilaç ismini, veya başka yöntemleri denemeyiniz.)Ağır bir ilaç olduğunu ve bu yüzden yarısını içmemi tavsiye etti.
Cedrina kullanmaya başladım ama bu ilaç çok da fayda etmedi.Sabahları kalktıktan sonra bir gariplik oluyordu üzerimde, bu yüzden bu ilacı kullanmayı bıraktım, daha sonrasında uyku düzenimin sabah erken kalkmaya çalışarak düzelmeyeceğinin farkına vardım, bari uyku düzenimi iyice bozayım da süreç eski haline dönsün dedim.Belli bir süre başarılı oldu ama sonrasında tekrardan düzenim bozulmaya başladı.Neden bilemiyorum ama sabahları uyanmakta çok zorluk çeken bir insan oldum.Sonrasında tıp fakültesinde okuyan bir arkadaşım Passiflora diye bir ilaç olduğunu ve tamamen bitkisel olduğunu söyledi.Yatmadan önce aldığımda uykuya dalmama yardımcısı oluyormuş.Bende aldım ilacı ve kullanmaya başladım.İlk gün uykuya nasıl daldığımı bile hatırlamadım.İkinci gün ise ilaç bir işe yaramadı çünkü ilk günün sabahında zaten çok geç kalkmıştım yani ilacın fayda etmemesi doğaldı.
Problemi çözemiyorsam bari ortada olan durumu problem olarak görmekten vazgeçeyim dedim.Şu an da akşama doğru kalkıp sabah yatan bir insanım, ama bunu dert etmiyorum, derslerim bitti sınavlar kaldı sadece.Demem odur ki:Bazen sorunu ortadan kaldırmak için sorunu sorun olarak görmemek lazımmış.
2008 yılının eylül ayında New York’ta beş günlük bir seyahat yapmıştım.Virginia eyaletinde üç ay boyunca vasıfsız işçi olarak bir eğlence parkında kasiyerlik yaptıktan sonra bu tatili hak ettiğimi düşünüyordum, çok da fazla plan yapmadan (sadece kalacak yer için rezervasyon) yola çıktım, ondan sonrasını fotoğraflarla beraber destekleyerek sizlerle paylaşmaya karar verdim.
La guardia’ya iniş yaptıktan sonra hemen bir taksiye atlayıp konaklayacağım yer olan Hostelling International New York’a gittim, valizleri attıktan sonra ilk iş D40′ımı yanıma alarak sokağa fırlamak oldu.Akşama doğru Times Square’e gitmeye karar verdik ve bunu yürüyerek yapalım dedik arkadaşlarla biraz uzun sürdü ama değdi.Times Square’den bir kaç kare
o gün Times Square etrafında dolanarak , hep filmlerde görülen yerlerin gerçekliğini fark ederek geçti , böyle aval aval baktık etrafa ”anaa ne güzel lan” gibi tepkiler verdik sonra da hostele geri döndük.
Ertesi gün hostelin etrafını gezmek istedim biraz , gezilecek yerler arasında Harlem bölgesi ve Columbia Universitesi vardı.Yine bir grup arkadaş çıktık hostelden.Biraz yürüdükten sonra Harlem bölgesine geldik.Harlem bize anlatılanlar gibi çok tehlikeli gezilmiyecek bir değildi bizde keyfini çıkardık.Zaten oldukça sakin bir bölge.
Harlem’de bulunan bir heykeldi bu da.Mutlaka bir şeyler ifade ediyordur ama ne için orada olduğunu bilmiyorum belki bilen birileri yorum olarak ekler.
Harlem gezimiz esnasında Amerika’da ilk kez mescit gördüm.Hemen gidip inceledik, ve öğrendik ki oralarda bizim abdest diye bildiğimiz kelimeyi onlar wudu olarak kullanıyor.Garip geldi kulağa
Harlem’de fazla da yapacak bir şey bulamadım açıkçası dolaştık etrafa baktık yürüdük bu kadar.Sonra yolumuzu Columbia Universitesine çevirdik o da harlem bölgesine ve bizim hostele yakın sayılır bir mesafedeydi çok vakit kaybetmeden vardık üniversiteye.Dünya çapında ünlü bir okul Columbia.New York’un en eski yüksek öğretim kurumu ve Dünya’da da sıralamalarda hep ilk on da olan bir okul.Okulu gezerken bir yandan hayranlıkla etrafı izledim bir yandan da keşke buralarda ben de okuyabilsem dedim.
Sağ tarafta işine gücüne yetişen bir hoca (galiba!) yanında da terlikle ”İşte burada benim okulum” diyen bir dümbük.(terlik forever).Columbia’yı gezerken farkettim ki okulun kampüsü çok hoş bir tasarıma sahip.Şehir içinde olduğu için çok çok büyük değil bu yüzden binalar arası iletişim nispeten rahat ve tam bir üniversite havası alıyorsunuz gezerken.Columbia’yı da gezdikten sonra hostele döndük.
Ertesi gün ve ondan sonraki gün New York’ta en çok yapmak istediğim şeyi yapma fırsatını buldum.ilk başta Rockefeller Center’ın çatı katından New York’u fotoğrafladım, sonra da akşam üzeri Empire State building’den!!O gün içinde bu iki bina dışında New York’un Harlem gibi kısımlarına nazaran daha kalabalık bölgeleri olan Fifth avenue , wall street gibi yerleri gezdim.Bütün bu yerleri terlik ile gezdiğim için akşam eve geldiğimde ayağımda yara olduğunu farketmiştim.Şimdi olayı sırayla anlatmaya başlıyım.
Önce hostelden çıktım sonra Rockefeller Center’a doğru yola koyuldum,
Bilirsiniz 14 eylül’de Lehman Brothers şirketi kriz kurbanı olarak batmıştı.İşte ben o bankanın 11 Eylül günü fotoğrafını çekip, lan ne güzel düşünmüşler duruma göre binanın dış cephesi değişiyor demiştim.Nazarım mı değdi acaba?
Lehman Brothers’dan sonra Rockefeller Center’a geldim.Bu binanın zemininde New York’taki bir çok gösterinin düzenlendiği meşhur Radio City music hall var.İlk bir kaç katta ise NBC stüdyoları var, gerçi beni ilgilendiren yeri binanın çatısı idi.Hayallerimde olan bir şeydi New York’u fotoğraflamak ve bunu da başardım.İşte size Rockefeller’ın üzerinden bir kaç fotoğraf
Daha sonra Brooklyn ve Manhattan köprülerini fotoğraflamaya gittim.Yol üzerinde Birleşmiş milletler binası ve karşısında Turkish Center vardı.
Birleşmiş milletleri de geçtikten sonra en sonunda Brooklyn köprüsü ile Manhattan köprüsünün yakınına gelebildim.Belki de şu ana kadar fotoğrafladığım en güzel kare diyebilirim sıradaki fotoğraf için.Evet çok seviyorum!
Buradan da ekonominin kalbinin attığı Wall Street’e geçtim.
Wall Street’i gezdikten sonra ise sırada Empire State binası var.Zamanında dünyanın en yüksek binası ünvanını elinde bulunduran bina şimdilerde terör saldırılarına açık hedef oluşu yüzünden baya değer kaybeden ofislere sahipmiş, duyduğumda çok şaşırmıştım.Binanın tepesine çıktığımız asansör vardığı noktaya bizim evin asansörü ile aşağı yukarı aynı sürede varıyor.Çok garip bir his saniyeler içinde yaklaşık 370 m çıkmak:)Empire State’in çatı katında bizi karşılayan görevli dede de çok iyi bir insandı.Bize Atatürk ile ilgili sorular sordu ve bizle muhabbet etti.Dünyanın diğer ucunda Atamın isminin biliniyor oluşu beni bir hayli mutlu etti valla.Neyse sizlere Empire State’in çatı katından New York fotoğraflarını gösteriyorum şimdi.
Ve de son olarak Flatiron binasının fotoğrafı ile fotoromanıma son veriyorum
Jules Verne hayranlığına kapılıp gitmiştim Dünyadan Aya adlı romandan sonra.Verne’nin bir başka romanını, Chancellor’u okudum şimdi de.Romanda bir ingiliz gemisinin açık denizde yaşadığı maceralar yolcuların birinin (J.R. Kazallon) günlüğünden anlatılıyor.
Kaptanın seyir defteri gibi Kazallon’da gemide nelerin olup bittiğini sıklıkla defterine not alan bir yolcu.Yolculuğa 32 kişi ile başlayan gemiden sonunda 11 kişi sağ kurtuluyor.Yolda bir çok badireler atlatılıyor.Aynı zamanda da yolcuların farklı karakterlerinin bu acımasız doğa koşullarında bir biri ile nasıl ters düştüğünü de görüyoruz.
En çok kitabın son kısımlarından hoşlandım, uzun süredir bir kitabı bitirebilmek için bu kadar acele etmemiştim.Açık denizde ölüm kalım savaşı kısaca.Bu tür maceralar ilginizi çekiyorsa hemen alın derim.
Bu fotoğrafı memlekette babaannemlerde çekmiştim en beğendiğim fotoğrafım budur.Burada da durmasını istiyordum ama fotoğrafın dosyanı kaybetmiştim meğer Fotokritik’ten embed edilebiliyormuş, ben de yaptım.
Malum sınavlar yaklaşıyor, ders çalışmak lazım.Hani olur ya bir türlü çalışamazsın, bin bir türlü bahaneler uydurursun, normalde yapmayacağın şeyler yaparsın, işte öyle anları deneyimlerken bu iş böyle olmaz dedim.Dersin başına oturup hocanın çözdüğü sorulara baktım biraz, tam anlamamış olsam da, daha çok çalışmam gerekse de bir fikir sahibi oldum.Sonra da birinin bana bir yerde söylediği bir şey aklıma geldi.(Hatırlayamadım kim olduğunu).Eğer çözmeye çalıştığın problem zor bir konu ile ilgili ise ilk başta başarılı olamayacağını bilerek o işe başla demişti birisi, ne kadar doğru demiş.Dersin üzerinde emek harcamadan, soru falan çözmeden nasıl anlar ki insan dersi?
Kendime öğüt:hayatta karşıma çıkan fırsatlardan kolay olanı seçmek kolaydır.Zor olanın üzerine gitmek ise daha kolaydır, bunu yap Taner.Çünkü neden?Bu sorunun cevabını yukarıda anlattım ama şimdi fiyakalı bir isimle yeniden özetleyeceğim.
Debriyaj Teorisi
Debriyaj bildiğiniz üzere motor ile vites kutusu arasındaki irtibatı kesen alet ya da sistemdir.Manuel vitesli araçlarda arabayı kaldırmak için debriyaja basarken önce hafif gaz verilir sonra kavrama noktasına geldiğinizde ayağınızı debriyajdan çekersiniz ki bu da arabanın hareket etmesi için yeterlidir, tabi aynı anda gaza basmaya devam etmeniz lazım.İşte başarmayı ben bu şekilde özetliyorum.
İlk başta, hiç bir sonuç elde etmesek bile biraz gayret göstermek lazım.Kavrama noktasına gelene kadar belli bir süre geçecektir, çünkü kimse bir konu üzerinde hemen başarılı olamaz.(Bkz Malcolm Gladwell ve 10 bin saat kuralı)Kavrama noktasına geldiğiniz de ise artık yavaş yavaş sonuç almaya başlarsınız, emeklerinizin karşılığını görmeye ve mutlu olmaya başlarsınız.Tam bu anlarda çalışmaktan vazgeçerseniz aynı arabanın stop etmesi gibi tekrar başarısızlığa düşmeniz muhtemel.Efor sarf etmeye devam ettiğinizde ise artık arabanın ilerlemesi gibi sizde başarmak istediğiniz şeyi başaracaksınız.Araba kullanmayı nasıl öğrendiyseniz o şekilde, deneyerek hatalar yaparak.
Omar Rodriguez-López ve Cedric Bixler Zavala adlı iki müzisyenin oluşturduğu grup Meksika’lı.Progressive ve deneysel tarzda çalıyorlar.The Widow adlı şarkıları ile tanıdım onları , sonrasında amputechture ve bedlam in goliath albümlerini dinledim.Hiç sıkılmadan dinlediğim iki gruptan biri.Diğeri Opeth.
Jules Verne okumamıştım şimdiye kadar hiç , ne denizler altında yirmi bin fersah ne de bir başkası.En sonunda dünyadan aya adlı kitabı , kitapçıda beş lira gibi ucuz bir fiyata satılıyorken görünce hemen aldım.İyi ki almışım.Jules Verne kitaplarını bu zamana kadar neden okumadım diye kendime lanet okudum.Kitapta neler olup neler bitiyor kısaca özetliyeyim.
Amerika’da her türlü savaş bittikten sonra senelerce bu alanda mesai harcayan Gun Club üyeleri artık uğraşacak bir şey bulamamaktan çok şikayetçi oluyorlar , ne yapsak ne etsek diye düşünürken aralarından biri çıkageliyor ve aya gidecek bir mermi tasarlayalım diyor.İlk başta Gun Club içinde başlayan bu fikir zamanla tüm dünyaya yayılıyor ve tüm dünyadan bu iş için yardım toplanıyor, hatta Osmanlı Bankası aracılığıyla biz bile yardım etmişiz:)Daha sonrasında ise bilimsel olarak ayın fırlatmaya en müsait olduğu an hesaplanıyor ve o tarihe kadar muazzam bir düzende top dökme işlemi gerçekleşiyor.Sonunda ne olduğunu tabi ki söylemiyorum hatta top atılmadan önce Fransa’dan ortaya çıkan uçuk fikirli adamın da kim olduğunu söylemiyorum , merak eden okusun:)
Kitapta ilgimi çeken nokta , aya gitmenin ya da en azından aya bir şeyler fırlatma fikrinin, kitabın yazıldığı zamanlarda (1865) nasıl düşünülmüş olduğudur.Jules Verne kitapta o kadar bilimsel ve net hesaplar kullanıyor ki okuyunca şaşırmamak elde değil.Ben bir makine mühendisliği öğrencisi olarak, tam da kum kalıba metal dökümün nasıl olduğunu öğrendiğim anlarda kitapta da aynı şeyleri görünce çok şaşırdım.Jules Verne kendini bilim ve mühendislik konularında oldukça geliştirmiş ve günümüzde kullanılan bazı icatları da o keşfetmiş.
İthaki yayınlarının kocaman bir Jules Verne kitaplığı var, ve her bir kitap yaklaşık beş lira.Bilim kurgu seviyorsanız kaçırmayın derim
Geçenlerde gördüm TED adlı siteyi.Yayılmaya değer fikirlerini anlatan insanların bir araya geldikleri bir toplulukmuş TED.(sloganları ideas worth spreading).Alanlarında çok başarılı insanlar TED konferanslarında fikirlerini anlatıyorlar.Bir kaç konuşma izledikten sonra gerçekten tutuldum bu siteye.Hayatınızı daha kaliteli yaşayabilmeniz için gerekli bir çok ipucu var konuşmalar arasında.
Videolarda Türkçe alt yazı seçeneğini görünce merak ettim acaba ben de çeviri yapabilir miyim diye.Yapabiliyormuşum.TED konuşmalarının alt yazılarını İngilizce’den Türkçe’ye çevirmek için başvuruda bulundum.Bir gün sonra başvurum kabul edildi.Geçen aylarda farkına vardığım www.ted.com adlı siteden yayınlanan videolardan hoşuma gidenleri çevirmeye başladım.Neden mi?İlk sebep çeviri yaparak videolarda anlatılanların tekrar tekrar üstünden geçmek, adeta beynime kazımak, ikinci sebebi ise yeni kelimeler öğrenmek.Çevirileri yaptıkça linkleri burada paylaşacağım.
Kişisel gelişim , teknoloji , tasarım ve eğitim konularına ilgi duyan herkes bu siteyi ziyaret edebilir.Şiddetle tavsiye ediyorum.
Sizinle Ted konuşmaları arasından benim favorim olan Richard St. John’un başarı için sekiz sırrı’nı paylaşmak istiyorum.Kendisi başarıyı arayan bir analizci
Bir lise öğrencisi Richard St. John’a başarının sırrını soruyor , Richard John ise verecek bir cevap bulamıyor o anda , daha sonra başarının sırrını bulabilmek için 7 sene boyunca 500 ropörtaj yapılıyor ve sonuçta üç dakikaya sığan sekiz tane madde çıkıyor ortaya
Tutku sahibi olun : Yaptığınız işi sevdiğiniz için yapın , para için yapmayın , hatta yaptığınız işi o kadar sevin ki belli bir süre para almadan çalışabilin , zaten işinizi severek yaparsan para her şekilde sizi bulur
Çalışın : Hiç bir başarı kendiliğinden size gelmez , başarıyı elde edebilmek için çalışmak zorundasınız
Hakkını verin : Bir konuya odaklanın ve o konu hakkında gerçekten iyi olun işinizin hakkını verin , çok fazla pratik yapın (bkz outliers kitabı ve on bin saat kuralı) , başarı sihir gibi değildir pratik yaptıkça başarırsınız kural basittir.
Odaklanın : Kendinizi çok fazla dağıtmayın , bir noktada odaklanın
Zorlayın : Kendinizi zorlayın , fiziksel olarak da psikolojik olarak da zorlayın zorlayın zorlayın , utangaçlığınızın üzerine gidin , kendinize güvenin.Her zaman zorlamanız , bazı şeylerin üzerine gitmeniz zordur , zaten anneler de bu yüzden vardır , hep sizin arkanızda olurlar
Hizmet verin : Karşılığı olan bir hizmet verebiliyor olun
Günümüz toplumunda özgür irademiz ile yaşıyoruz , tanım gereği özgürlüğümüz başkasının özgürlük alanına girmedikçe sınırsız.Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya (Brave New World) kitabında ise özgürlüklerin yöneticiler tarafından belirlendiği kadarının yaşanabildiği bir toplumdan bahsediliyor.İnsanın laboratuvar ortamında üretildiği , tek yumurtadan yüzlerce birbirinin aynısı birey oluşturmanın mümkün olduğu bir toplum.İnsanlar oluşturulmalarından itibaren çeşitli şartlandırma metodları ve hipnodemi (uykuda telkin yolu ile öğretme) ile toplumun isteklerinin dışına çıkmayacak şekilde yetiştiriliyorlar.Yaşlanma yok , hastalık yok , evlenme yok , anne baba gibi kavramların hiç biri yok.Cinsellik çok erken yaşlardan itibaren topluma dayatılıyor.Kast sistemi mevcut , beş farklı türden insan yetiştiriliyor , bütün bu sistem sayesinde de uygarlık makine gibi işliyor , hiç bir bireyin toplum düzeni ile ilgili hiç bir konuya itiraz etme isteği oluşmuyor (şartlandırmalar yüzünden).Olay 26. yüzyılda geçiyor.
Kendimi bir an romanın içine yerleştirmeyi düşündüm.26.yüzyıl’da Bokanovskileştirilmiş bir yumurtadan meydana gelmiş bir ben olsa yani benim gibi 60 , 70 tane daha ben olsa , kast sistemindeki kategorilerden beta artı olsam (5 kategoriden biri , öylesine seçtim) hayat nasıl olurdu?Bir kere hep mutlu olurdum.Tasalanmam gerekmezdi , gelecek kaygım olmazdı , kendimi geliştirmem de gerekmezdi.Canım sıkılırsa bir soma atardım belli bir süre bulutların üzerine çıkar sonra da eski mutlu yaşamıma geri dönerdim ne bir amaç ne bir hedef hiç biri yok.Bu ne be!düşünmesi bile korkunç.!!
1932 senesinde bunları düşünebilen yazara şaşırmamak , bu muhteşem hayal gücünü tebrik etmemek elde değil ama ben bugünkü düzenden (her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu farzettim) gayet memnunum , günümüzde ne kadar bazı şeyler eksik olsa da yine de distopya romanlarını okudukça halime şükrediyorum.
Malum İngilizce’nin önemini anlatmaya gerek yok.Dünyanın ortak dili olan İngilizce’de yeni kelimeler öğrenmek için başladığım bir uygulamayı paylaşmak istiyorum.Haftalık bir haber dergisi olan Newsweek almaya başladım.Her hafta dergi içerisinde ilgimi çeken konulardaki yazıları önce sözlük kullanmadan okumaya çalışıyorum , daha sonra bilmediğim kelimeleri işaretleyip yanlarına Türkçe karşılıklarını yazıyorum ve bir de o şekilde okuyorum.Uzun vadede İngilizce’de bir çok kelime öğrenmenin yanında dünyada olup bitenler hakkında da fikir sahibi olmaya çalışacağım , ilerleyen zamanlarda ingilizceme fayda sağlayıp sağlayamadığımı paylaşacağım buradan
Üniversitede sınav sonuçlarımı ararken , iş değişikliği yüzünden odasını toplayan hocama denk geldim.Daha önce Amerika’da yüksek lisansını yapmış ve özel sektörde alanında dünya devi bir şirkette uzun bir süre çalışmış bu deneyimlerin ardından da iki sene önce Çukurova Üniversitesine gelmişti şimdi ise Sakarya Üniversitesi’ne gidiyor.Kendisini hazır gitmeden yakalamışken sohbet etmek istedim biraz , laf yüksek lisans konusundan açıldığında kendisine yüksek lisans yapma isteğimin sadece özel sektörde çalışmaya başlamadan önce daha iyi konumlarda işe başlamak için olduğunu söyledim.”Akademik kariyer düşünmüyor musun?” dedi.Türkiye’deki sistemde hocalara çok fazla değer verilmediğinden bahsettim , onca yıl eğitimden sonra Türkiye’de akademik kariyerin hem maddi hem de manevi yönden çok tatmin edici olmadığını söyledim.
”Kazandığım para yaşamım için gayet yeterli evet özel sektörde çalışsam çok daha fazla para alırım ama çok başarılı bir iş dünyası kariyeri sonunda belki sadece kendin belki de ailen için birikimlerin olacak onun dışında sen görevi bıraktığında arkanda ne bırakacaksın?’Türkiye’de hocalara değer verilmediğinden bahsediyorsun , sana kimin değer vermesini seni kimin umursamasını istiyorsun bu soru önemli , ne kadar bazı meselelere canım sıkılsa da ben derste öğrencilere bir şeyler verebildiğimi gördüğümde mutlu oluyorum , öğrencilerim beni umursuyorsa gerisi hiç önemli değil , Türkiye’de üniversitelerde nitelikli insanlara çok ihtiyaç var , bunları da göz önünde bulundur ve düşün” dedi.Düşünüyorum
Başarmak için ne yapmak lazım?Outliers adlı kitabı okuyunca bu sorunun çok da yavan olmadığını ve üzerinde iyice düşünülmesi gerektiğini farkettim.Başaran insanlara bakıyordum , alanlarında ünlü isimlerin ortak özellikleri hakkında ufak bir araştırma yaparken youtube’da Michael Jordan’ın bir videosuna denk geldim onu anlatmadan önce Michael Jordan Nba’de neler yapmış bir bakalım
NBA MVP (En değerli oyuncu ödülü): 1987-88, 1990-91, 1991-92, 1995-96, 1997-98
NBA Finalleri MVP Ödülü: 1990-91, 1991-92, 1992-93, 1995-96, 1996-97, 1997-98
NBA Yılın En İyi Savunma Oyuncusu Ödülü: 1987-88
NBA Yılın Çaylağı Ödülü: 1984-85
ACC Ligi Yılın Basketbolcusu Ödülü: 1983-84
NBA All-Star Smaç Şampiyonası Ödülü: 1987, 1988
Kariyer sayı ortalamasında (normal sezonda 30.1, Play-off’larda 33.4) tüm zamanların en yüksek ortalamasına sahip oyuncudur.
Bir Play-off maçında 63 sayı atarak Play-off’ların bir maçta en çok sayı atan oyuncusu olmuştur.
ESPN’in anketinde 100 yılın en iyi atleti seçilmiştir.
10 sezon NBA’de sayı kralı olmayı başararak bir rekora imza atmıştır.
Reklamda Michael Jordan’ın dedikleri ise şunlar
Kariyerimde dokuzbinden fazla şut kaçırdım , neredeyse üçyüz maçı kaybettim , yirmialtı kere bana son şutu atıp galibiyeti getirmem için güvenildi ve ben kaçırdım.hayatımda bir çok defa başarısız oldum , bu yüzden BAŞARDIM.
MJ bir başka reklamında şunları diyor
belki de benim suçum
belki kolay olmadığı halde kolaymış gibi düşünmene izin verdim
belki önemli anlarımın egzersiz salonları yerine , serbest atış çizgisinden başladığını düşünmeni sağladım
belki attığım her şutun maçı kazandırdığını düşünmeni sağladım
belki de benim hatamdı ki kaybetmenin sana kuvvet verdiğini anlamadın.benim acım motivasyonumdu
belki basketbolun doğuştan gelen bir yetenek olduğunu ve hayatımın her bir günümde çalıştığım bir şey olmadığını düşünmeni sağladım
belki oyunu mahvettim
ya da belki sadece bahaneler uyduruyorsun
Bu durumda başarmanın formülü ortada , yaptığım işte Michael Jordan’ın basketbolda olduğu kadar başarılı işler çıkarır mıyım çıkaramaz mıyım bilemem ama yapılması gereken tek şey sürekli olarak çalışmak , yılmadan.Hem ne demiş Michael Jordan
there are no Cindirella’s.
not: michael jordan hakkındaki bilgileri şuradan aldım
Bazı insanlar neden daha başarılı olur?Malcolm Gladwell , Outliers adlı kitabında bu sorunun cevabını arıyor.Başarıya karşı analitik bir yaklaşım söz konusu kitapta.Farklı hikayeler üzerinden başarıyı getiren kriterler incelenmiş.Burada tutup kitabın bütün bölümlerini anlatacak değilim ama bir kaç örnek vermek istiyorum.
Bir Buz Hokeyi takımı yazarın dikkatini çekmiş.Oyuncuların yüzde 70′i ocak , şubat ve mart aylarında doğmuş.Acaba rastlantı mı diyebilirsiniz yazar da öyle düşünmüş ve başka takımlara da bakmış.Baktığı takımların çoğunda da aynı durum söz konusu olunca bunun sebebini araştırmış.Neden profosyonel takımların çoğunda oyuncular genelde ocak , şubat ve mart ayında doğmuş?Sonuç çok basit.Kanada’da takımlar erken yaşlarda oyuncuları seçerken yaşlara göre alım yapıyorlar.(Çoğu yerde olduğu gibi).1989 , 1990 doğumlular vb gibi yani.Bir oyuncu düşünün ki aralık 88 doğumlu olsun , bu oyuncu 88 lilerin seçmelerinde 88 ocaklı oyuncu ile mücadele etmek zorunda haliyle ergenlik döneminin de etkisi ile ocak şubat mart doğumlu oyuncular geri kalana göre daha gelişmiş durumda ve gençken bir kere takımlara seçildikten sonra profosyonel olana kadar da sürekli pratik yapma imkanı buluyorlar ama vucüt gelişimleri sene başında doğanlara göre daha az olan oyuncular da bir kere seçilemedikleri zaman o vakitten sonra oynacak imkan da olmadığı için kendilerini geliştirmeleri çok daha zor oluyor.İlk başta tamamen inanması zor bir durum ama dikkatle incelenirse gerçekten doğru bir tespit olduğu ortaya çıkar, yani sizin ne kadar iyi olduğunuzun yanında ne zaman doğduğunuz bile başarınızda önemli bir etken olabilir.Başka bir örnekle devam edelim.
Beatles grubunun başarısının altında ne var acaba?Beatles grubu gerçekten hit olan parçalarını yayınlamadan önce Hamburg’da büyük bir şov alanında (panayır gibi bir yer düşünün) çok uzun saatler boyunca çalmış.Konser vermemişler , zaten devam eden bir organizasyonda , giriş çıkışların sürekli devam ettiği bir ortamda saatler boyunca durmaksızın çalmışlar.1964 yılındaki asıl patlamalarına kadar Hamburg’da belli bir süre günde en az beş saat olmak üzere çaldıkları zamanlar olmuş , 1964 e kadar Hamburg’da 1200 kere sahneye çıkmışlar , Liverpool’da en fazla sahnede bir saat kalıyorken Hamburg’da artan ünle de beraber günde sekiz saate kadar çaldıkları olmuş.Başarılı bir çok insanı incelerseniz Beatles gibi saatler boyu pratik yapmış olduklarını görürsünüz.Kısaca özetlersek araştırmalar sonucunda bir insanın alanında uzman olabilmesi için o işte 10,000 saat harcaması gerekiyor.Beatles’da bunu fazlasıyla yapmış.
Kitapta başarılı ile ilgili bir çok örnek daha mevcut , prinç tarlaları hikayesi de gerçekten çok hoş ama onu da burada anlatıp iyice tadını kaçırmak istemem
Friendfeed’de Özer Abi saolsun paylaşmıştı ilk kez Steffen Schackinger’in bir videosunu , o zaman dinlemeye başladım.Steffen Danimarkalı bir gitarist ve sonradan sonraya isminin çok duyulacağından eminim ama benim sizlerle paylaşmak istediğim kendisinin yeteneği değil.Sosyal medyanın hayatımızı nasıl değiştirdiği.
Facebook hayatımıza girmeden önce , herhangi bir konuda bilgi almak istediğim insanlara ulaşma şansım çok daha azdı.Steffen’in videolarını izledikten sonra acaba ne zaman Türkiye’ye gelir dedim içimden sonra da ”neden sormuyorsun” dedim kendime, hemen Facebook’a girdim ve ismini arattım , fan sitesini buldum , wall’a önce iyi müziği için bir tebrik yazdım sonra da Türkiye’ye gelmeyi düşünüyor musun diye sordum.Ertesi gün de tebriğim için teşekkür etti ve yeterli sayıda konser şansı bulabilrse Türkiye’ye de gelmek istediğini söyledi.
İki üç gün önce dinlemeye başladığım , benden binlerce kilometre uzaktaki bir müzisyene bu kadar basit bir biçimde ulaşıp bu kadar basitçe bir şeyler paylaşabilme şansı elde edebiliyorsam gerçekten Facebook’la başlayan trend hayatımı değiştirmiş demektir.
Not: Bu kadar lafını ettim siz de dinlemek isterseniz
Arabaya bindim ve hemen emniyet kemerimi taktım , şöförde ”tak tabi tak siz daha gençsiniz sizin takmanız lazım” dedi siz neden emniyet kemerinizi takmıyorsunuz dedim ”Bizden geçti artık bunda sonra yaşasak ne olur” dedi o sıra tam da set üstünden geçiyorduk ben de ”Öyleyse bir dahaki geçişinizde set üstünden sola kırın direksiyonu bu sayede kesin ölürsünüz” dedim.(Niye dediğimi bilmiyorum normalde babane der geçerim ama demek istedim nedense).Şöyle bir güldü sonra da ”o kadar da değil” dedi.Arabadan inince düşündüm
Milletimizdeki bu deli cesareti nereden geliyor?O kadar da değilse ne kadar?Hayat kemer takmayacak kadar değersiz ama aynı zamanda intihar edilemeyecek kadar değerli mi?Araba da böyle derler , neden sigara içiyorsun derim (zevk için içtiğini söyleyene tabiki diyecek bir şeyim yok beni ilgilendirmez) ”Atın ölümü arpadan olsun” derler.Çok büyük ihmallere ”Kader” deyip geçerler.Anlamadım bu işi , gülüp geçtim o şöföre.
Bu yazıda Facebook hakkındaki fikirlerimi paylaşmak istedim.Önceden her şey güzeldi , ilkokul arkadaşlarımızı , unuttuğumuz insanları , hatta ”ebemizi” bile facebook’tan bulduk ama sonradan ne olduysa oldu Facebook’a video ekleyebilir hale geldik.Geldikte noldu?Arkadaş listesindekileri güldürmeyi kendine misyon edinmiş arkadaşlar hiç üşenmeden sağdan soldan en dandik en üfürük videoları forwardlamaya başladı , birileri başkalarına sataşmak için bu özelliği kullanmaya başladı (siyasi , futbol vb) , bazıları çok gizemli içeriğe sahip videoları bizlere sundu (yok ilk piramitler Anadoludaymış , Amerika masonmuş , şurda şu mesaj verilmiş , aslında bunun doğrusu buymuş).İyi güzelde BANANE.Gülmek istesem youtube’a girer bakarım , bir şeyler öğrenmek istesem Google’a yazarım.Ne olur buna bir son verin.Facebook Facetube olmasın.Yeter!!
İşte bu yazıyı yazarken facebook ekranımda başkalarının forwardladığı video isimleri
Okuldan eve dönerken otostop çekerim sürekli , bugün de tıp fakültesinden çok değerli bir hoca beni aldı arabasına.Eve gidene kadar çok güzel bir konuşma geçti aramızda , paylaşmak istedim.
Önce hangi bölümde okuduğu sordu , makine mühendisliğinde okuduğumu söyleyince de fabrikalara gidip gitmediğimi sordu.Öğrenci topluluğu ile teknik geziler düzenlediğimizi söyledim sonra o da bunun güzel bir şey olduğunu ama bireysel olarak gidip kendimi göstermem gerektiğini söyledi.Çevre yapmanın ve insan tanımanın önemi üzerine doğru gidiyordu muhabbet.Bana birinci sınıf öğrencisi gelse hocam ameliyatınızı izlemeye girebilir miyim dese hayır der miyim hiç dedi.Sen de o şekilde davran , çevreni genişlet dedi , sonrasında ise politikayla uğraşıp uğraşmadığımı sordu.Hayır dedim politika bana çok ters bir durum dedim , çok fazla yalan dolan ve pis işler dönüyor dedim.Buraya kadar her şey normaldi benim için.Hocam devam etti :
Peki sen ve senin gibi düşünenler politika yapmazsa meydan onlara kalmaz mı?
Bizim gençliğimizde inandığımız şeyler için savaştık ama şimdiki öğrenciler hiç böyle değil , eğer böyle devam ederseniz sürekli başınız önde kalacak ileride işler daha da kötü olacak ama bizim umudumuz sizlersiniz , bizden geçti artık ama bunu sizler başaracaksınız , Atatürk’ün açtığı yoldan devam edecek olan sizlersiniz dedi.Arabadan indikten sonra düşündüm hem de çok düşündüm hocam galiba çok haklı